Aile Şirketlerinde Kurumsallaşmaya Nereden Başlanmalı?

Aile şirketlerinde kurumsallaşma çok üzerinde konuşulan bir kavramdır. Genelde aile şirketlerin ve kurumsallık kavramları bir terazinin iki kefesi gibi görülür. Soru aslında “aile mi, kurumsal mı?” sorusu değildir. Asıl soru “Aile şirketi kurumsallaşmaya nereden başlamalı?” sorusudur.

Aile şirketlerinde kurumsallaşma, çoğu zaman yanlış yerden başlatılır. Oysa doğru başlangıç noktası aile anayasası değil, işletme sistemidir. Rol ve yetkilerin netleşmediği, karar mekanizmasının tanımlanmadığı ve raporlama disiplininin kurulmadığı bir yapıda yazılan kurallar uygulamada karşılık bulmaz.

Aile şirketlerinde kurumsallaşma ve kuşak geçişi alanında çalışan bir danışman olarak sahada gördüğüm temel hata, sistem kurulmadan metin yazılmaya çalışılmasıdır. Bu yazıda, aile şirketlerinde kurumsallaşmaya nereden başlanması gerektiğini sade ve uygulanabilir bir çerçeveyle ele alacağım.

Türkiye’de şirketlerin çok büyük bir kısmı aile kontrolünde ya da aile ortaklığında yapılandırılmıştır. Oranlar çalışmadan çalışmaya değişmekle birlikte, aile şirketlerinin ekonomideki ağırlığının yüksek olduğu konusunda geniş bir mutabakat vardır. Bu nedenle aile şirketlerinin sürdürülebilirliği sadece ailelerin değil, ülke ekonomisinin de meselesidir.

Ancak oran tartışmalarına takılmak yerine, asıl meseleye odaklanmak gerekir: Aile şirketleri nasıl daha uzun ömürlü ve sistemli hale getirilebilir?

Net bir vizyonu ve ortak amacı olan aileler tarafından yönetilen şirketlerde karar alma daha hızlı olabilir ve uzun vadeli bakış daha güçlü olabilir. Aile bağının sağladığı güven ve aidiyet, doğru sistemle desteklendiğinde önemli bir avantaj haline gelir.

Ancak bu avantaj kendiliğinden kalıcı başarıyı garantileyemez. Aile ruhu ancak rollerin net olması, hesap verebilirlik ve sistem disiplini ile birleştiğinde sürdürülebilir bir güce dönüşür.

Çoğu kurumsal şirketin başlangıcı aile şirketleri, aile şirketlerinin başlangıcı da para kazanmaya çalışan girişimcilerdir. Vizyon sahibi bir kişi ya da bir iki ortak, o vizyonu gerçekleştirmek için bir araya gelir ve çalışmaya başlar. Sonra zaman geçer, işler büyür, evlatlar işin içerisine dahil olmaya başlar. Bazen gelinler damatlar da buna dahil olur.

İşte bir aile şirketinin ilk imtihanı bu noktada başlar. Paylaşım sorunu ortaya çıkar. Kazanılan para ve şirket üzerindeki kontrol paylaşılamaz. “Sen az çalıştın neden aynı parayı alıyoruz? Bak kardeşinin eşinde filan var, neden bende yok?” gibi tatsız sorular sorulmaya başlanır. Gücün kontrolü bahis konusu olur. “Ben yöneteceğim, sen yöneteceksin, öbürü karışmayacak, beriki işin bu kadar içinde olmasın.” tarzı konular gündeme gelir.

Bu aşamada gördüğümüz şey bir şirketi yönetenler, o şirketin hissedarları ve ailenin aynı kişilerden oluştuğudur. Bu aile şirketlerinin nadiren borsaya açılabilen ya da dışarıdan ortak bulabilenleri “hissedar ve ailenin bir olması” durumunu aşabilirler. Bu demek değildir ki bu ikisi bir arada ya da ayrık olmalıdır.

Sorun bu üç kimliğin aynı kişilerden oluşması değildir. Sorun, bu üç rolün birbirinden ayrıştırılmamasıdır. Aile şirketlerinde sağlıklı bir yapı kurmak için üç alanın netleşmesi gerekir:

Mülkiyet alanı: Hissedarların hakları, temettü yaklaşımı ve pay kuralları (aile yönetişimi).
Gözetim alanı: Stratejik kararların izlenmesi ve denetlenmesi (şirket yönetişimi).
İcra alanı: Günlük işin yürütülmesi, operasyon ve performans yönetimi (yönetim sistemi).

Aynı kişi bu üç alanda rol alabilir. Ancak hangi masada hangi şapkayla oturduğu net değilse, çatışma kaçınılmaz olur.

Kurumsallaşmanın Önemli Adımları

Peki aile şirketlerinde kurumsallaşmaya nereden başlanmalı sorusunun net cevabı nedir?

Çoğu kişinin zannettiğinin aksine başlangıç aile anayasası değildir. Kurumsallaşmanın ilk adımı, şirketin günlük işleyişinin sisteme bağlanmasıdır. Rol ve yetkilerin netleşmesi, kimin hangi kararı aldığı, kimlerin kime rapor verdiği, toplantı ve raporlama disiplininin kurulması ve temel kontrol mekanizmalarının çalışması. Kurumsallaşma bu noktada başlar.

Aile–Hissedar–Yönetici Rollerini Ayırmadan Kurumsallaşma Olmaz

İşletme sistemi kurulmadan yazılan aile anayasaları çoğu zaman kağıt üzerinde kalır. Şirket tarafı dağınık ise, aile tarafında yazılan kurallar uygulanamaz.

Bu nedenle doğru sıra şudur:
Önce işletme sistemi (rol–süreç–raporlama–kontrol),
ardından şirket yönetişimi,
son olarak aile yönetişimi ve aile anayasası.

Bu üç katmanın nasıl birlikte çalıştığını ve pratikte nasıl kurulduğunu detaylı olarak aile şirketlerinde kurumsallaşma rehberinde anlattım.

Aile şirketlerinde profesyonelleşme, kişinin kim olduğu ile değil rolün nasıl tanımlandığı ile ilgilidir. Bir şirketi aile üyesi de yönetebilir, dışarıdan gelen bir yönetici de. Belirleyici olan soyadı değil; rolün tanımı, hedefi, ölçümü ve hesap verebilirliğidir. Eğer görev net, yetki ile sorumluluk paralel değilse ve performans ölçülmüyorsa dışarıdan gelen yönetici de amatör davranır, aile üyesi de. Gerçek profesyonelleşme, işi kişiden sisteme bağlamaktır.

Ayrıca kişilerin kişisel vizyon ve hayat hedefleri ile şirketin genel vizyonunun ne gibi paralellik gösterdiği de önemli bir konudur. Bu konunun üzerine çalışmak, sonucunda da kişilerin aile içerisinde ne gibi görevler alacağını belirlemek önemlidir. Bu arada bazı bireyler aile çalışmak istemeyebilirler; bu gayet doğaldır.

Geleceğin Kaptanlarının Yetiştirilmesi

Bütün bunlardan daha önemli bir de şu var. Aile şirketlerinin devamlılığını, ayakta kalmasını asıl sağlayacak ve ilerilere taşıyacak mevzu şirketin bir sonraki yönetici kuşaklarının yetiştirilmesi konusudur. Bu konunun şirketin devamlılığında en önemli unsur olduğu aşikardır. Tabi ki bu süreç kısa değildir. Doğumdan başlar ve iyi bir okuldan mezun olmak hiç bir genci iyi yönetici yapmaz. Sağlam bir yöneticiliğe giden uzun yolda eğitim, tecrübe ve bolca ter vardır. İyi bir eğitimin ötesinde, işe yeni başlamış gencin iş hayatının zorlu şartlarına yaşıtlarından daha önce ve daha sıkı hazır edilmesi şarttır. Zira bu genç, kendinden belki de 25-20 sene daha tecrübeli kişilere liderlik etmek durumunda kalacaktır. O insanlar patronun genç oğlunu hem tecrübeleri, hem de bilgileriyle sınayacaklardır.

Bu eğitimin bence ideal ilk ayağı bu gençlerin ailede çalışmadan önce en az iki üç sene dışarıda çalışmasıdır. Okuldan mezun olduktan sonra kendi kendine iş bulmaya çalışarak başlamalıdır genç. Sonrasında kendi bulduğu işte çalıştığı sürece yükselmeye gayret etmeli içinde bulunduğu şartlara bağlı olarak mümkünse promosyon veya terfiler almalıdır. Zira vasıflı bir yöneticide kendi ayakları üzerinde durabilme, özgüven, bağımsızlık gibi vasıflar aranır.

Halefiyet meselesi tek bir “veliaht seçimi” değildir. Sağlıklı aile şirketlerinde liderlik geçişi; aday havuzu oluşturma, yetkinlik kriterleri belirleme, gelişim planı yapma ve kademeli devir sürecini tasarlama işidir.

Bu süreçte yeni kuşağın hem teknik hem karakter gelişimi desteklenmelidir. Dış deneyim, farklı kültürlerde çalışma, sorumluluk alma ve performansla sınanma bu hazırlığın parçasıdır.

İşte bu noktada veliaht koçluğu, halefiyet sisteminin bir destek mekanizması olarak devreye girer. Amaç tek bir kişiyi “tahta hazırlamak” değil; adayın liderlik kapasitesini objektif biçimde geliştirmek ve aile–şirket dengesini sağlıklı kurabilmesine yardımcı olmaktır.

Veliaht koçluğu yaklaşımımı detaylı olarak burada anlattım:

VELİAHT KOÇLUĞU

Aile şirketlerinde kurumsallaşma, sadece profesyonel yönetici atamak ya da aile anayasası yazmak değildir.

Kurumsallaşma üç katmanda kurulan bir sistemdir:

1) İşletme sistemi: Rol, yetki, süreç, toplantı ve raporlama düzeninin netleşmesi.
2) Şirket yönetişimi: Stratejik kararların gözetimi, hesap verebilirlik ve yönetim kurulu düzeni.
3) Aile yönetişimi: Aile–şirket sınırları, temsil mekanizması ve mülkiyet kuralları.

Bu üç alan birlikte çalışmazsa kurumsallaşma eksik kalır. Sadece profesyonel yönetici getirmek, aile anayasası yazmak, teknik yönetim araçları uygulamak yeterli değildir.

Özetle, aile şirketlerinde kurumsallaşmaya nereden başlanmalı sorusunun cevabı aile anayasası değil, işletme sistemidir. Kurumsallaşma, işi kişiden sisteme bağlayan bütüncül bir yapıdır.

Bu yazı başlangıç perspektifi sunuyor. Katmanlı kurumsallaşma mimarisini adım adım görmek isterseniz kapsamlı aile şirketlerinde kurumsallaşma rehberi incelemenizi öneririm.

Bu yazı 15 Şubat 2026 tarihinde güncellenmiştir.

Başarının 5 Ayağı

 

1. Gerekçe: Bir konuda başarılı olmanın ilk şartı gerekçenizdir. Derin bir nedeniniz olmalıdır. Herkes bir işte başarılı olmaya koyulur ama her kim ki kaybedecek önemli bir şeyi olduğuna inanıyorsa yada o başarıya hayatının anlamını bağlamışsa, şundan emin olabilirsiniz ki o kişi o başarı adına tüm varlığını ortaya koyacaktır. Sahip olduğu herşeyi ortaya koymaya niyetlidir. Bu, demek değildir ki gerekçesi herkesten daha derin olan o kişi herkesten başarılı olacaktır. Ama şuna emin olabilirsiniz ki eşit şartlarda başarılı olacak olan o kişidir.

Joe Girard adında bir adamdan ilginç bir örnek vereyim. Bir kişi bir galeride maaş+pirim ile otomobil satarak ne kadar ileriye gidebilir sizce? İşte Joe Girard Guinness rekorlar kitabına dünyanın en iyi otomobil satıcısı olarak girmeyi başarmıştır. Öyle başarılı bir satıcıdır ki, kendinin maaşla çalıştığı yerde, kendi altında maaşla çalıştırdığı elemanları olmuştur. Bir senede 1.425 adet otomobil satmıştır. Satışların hepsi tek tek satışlardır, filo satışları değil. Ailelere satışmış bildiğiniz binek, aile otomobilleri. Nedir Joe Girard’ı dünyanın en iyi otomobil satıcısı yapan şey? Gerekçesi. Kötü bir babayı söylediklerine pişman etme hırsı.

İşte bunun gibi siz de hayata tutunmanız gereken sağlam gerekçeniz neyse, en çok ona sarılırsınız.

2. Ateşleme: Yıldızın parladığı o andır başlangıcı sağlayan şey. Birinin verdiği bir fikir, karşınıza çıkan bir tesadüf, belki de yağmurlu soğuk bir günde, dışarıda sırılsıklam olduğunuzda bir anda hayatın artık tık etmesidir. “Yeter artık, bu böyle gitmeyecek, şu andan itibaren bunu bırakıp artık herşeyi değiştiriyorum.” diyeceksiniz. O andan itibaren artık o gerekçenize sıkı sıkıya sarılmanız gerektiğini anlarsınız.

Bir şey sizi ateşler ve ihtiyacınız olan o gerekçe, o an doğar. Bir ampul çakar beyninizde. Bu ateşleme herşeyin başlangıcı olur. Bundan sonra o gaz ile nereye gideceğimiz konusundaki tüm kararları biz alacaksak da bazen bu başlangıç bize dışarıdan geliyor gibi görünebilir. Kim bilir belki de sizin başlangıcınız bu yazıyı okumak olacak ve “Bu artık böyle gitmiyor, kalkıp bir şeyler yapma zamanı geldi.” diyeceksiniz. Buna karar verdiğiniz anda sizi ateşleyen şey belki de bu yazı olacak.

3. Rota: Rota varmak istediğiniz hedeftir. Bir konuda başarılı olmayı kafanıza koydunuz. Ama hangi konuda başarılı olmak istiyorsunuz? Başarılı olmayı seçtiğiniz şey içinde bulunduğunuz şartlara uyuyor mu? Müslüman mahallesinde salyangoz mu satmak istiyorsunuz? Bunlara dikkat etmek zorundasınız. Burada üç şeyin bir arada bulunması gerekiyor. Yapmak istediğiniz şey 1. anladığınız, 2. para getirecek (yada başarıya değecek bir ödülü olan), 3. severek yapacağınız bir şey olmalı. Bu üçü bir arada değilse ya anlamadığınız için başarılı olamazsınız, ya o işi gerçekleştirir ve bundan sadece kişisel manevi tatmin elde edersiniz (hobi gibi kalır), yada başarıyı içinizde anlamlandıramaz mutsuz olursunuz. Belki de başarmak istediğiniz şeyde bu üç unsurdan birinin eksik olması tercihiniz olabilir. Fakat bunu dahi bilinçli olarak istemelisiniz.

Örneğin ben şahsen lise yıllarımda elektrogitar çalmaya merak sardım. Bu bende öylesine büyük bir tutku oldu ki, bir gün o albümlerini dinlediğim büyük gitar virtüözlerinin eserlerini çalabilir hale gelmek istedim, geldim de. Anladığım ve sevdiğim bir şeyi yapıyorum. Ama büyük virtüözlerin eserlerini çalabiliyor olmayı herhangi bir şekilde maddi bir olanak haline getiremeyeceğim için benim için sadece bir hobi olarak kaldı. Memnunum, çok büyük zevk alarak yapıyorum ama bu benim için şu anda, bu hali ile bir geçim kaynağı olamaz.

Bu yüzden rotanızı bilinçli olarak, araştırarak ve üzerinde düşünerek oluşturmuş olmanız çok önemlidir.

4. Derinlemesine Çalışma: Bir anda şimşek çaktı, kararınızı verdiniz ve mantık çerçevesinde ne yapmak istediğinize karar verdiniz. Bundan sonra yapmanız gereken şey, hedefinize ulaşmak için derinlemesine çalışmaktır. On bin saat kuralı diye bir kavram var, belki duymuşsunuzdur. Başarılı olmak için kesin bir kural olmamakla birlikte bu kuraldan şunu anlamanız gerekiyor ki gerçekçen çok çalışmalısınız. Durmadan, yılmadan, ara vermeden, sistematik olarak çalışmanız gerekiyor.

Bazı mesleklerin başarısına giden yolda saat saymak diye bir şey olmuyor. Piyano virtüözü olmak üzere çalışan bir müzisyen iseniz, zaten günlerinizi müziğe vakfetmiş olacağınızdan günde 8-10 saat müzik ve piyano çalışıyor olmak 3-5 senede sizi 10.000 saat kuralı ile hedefinize çok yaklaştırabilir.

Ne var ki bazı mesleklerde böyle bir kural geçerli olmuyor. Ben başarılı bir üst düzey yönetici (c seviyesi yönetici) olacağım diyorsanız her gün en az 8 saat yöneticilik çalışacağım diye bir şey olamaz. Ama hedefinize varmak için derinlemesine çalışabilirsiniz. Durmadan kitaplar okursunuz, her fırsatta eğitimler alırsınız, iş yerinizde en zorlu görevlere gönüllü olur, kimsenin içinden çıkamadığı durumlarla siz yüzleşmek istersiniz, beraber çalıştığınız insanların ötesinde hedefler koyar, o hedeflere ulaşmaya çalışırsınız, her fırsatta insanlarla bu konu üzerine sohbetler eder, onlardan görüşler alırsınız. Ama ne yaparsanız yapın, en önemlisi hedefinize doğru durmadan, kendinizi geliştirerek, her gün bir önceki günden daha ileri giderek çalışmanız derinlemesine çalıştığınızı gösterir.

5. Yol Gösterici (koçluk, mentorluk, veliaht koçu): Başarıya ulaşmada bence en kilit noktalardan biridir yol göstericiniz. Klavuzu karga olanın burnunun nerede olacağını gösteren bir söz vardır bizde. İyi bir hocanın, yol gösterenin en belirgin özelliği sizin geçeceğiniz yollardan geçmeye çalışmış ve belki çoğu zaman da başarısız olmuş, başarılarından da önemli dersler almış olmasıdır. Bunu kimi zaman babaları başarılı olamamış kendileri başarılı insanların hikayelerinde de görebilirsiniz. Kendi geçtikleri yollardan çocuklarının geçerken aynı hataları yapmalarına engel olurlar, bildikleri önemli köşeleri çocuklarının görmelerini sağlarlar.

Bu konu özellikle son yıllarda yurtdışında büyük önem arz etmeye başladı. Jessica Simpson, Demi Lovato gibi ünlülerin koçu Linda Septien, Spice Girls, Take That’in koçu David Grant’i örnek verebiliriz. Bu ünlü müzisyenlerin başarıları sürpriz değildir. Bu insanların arkasında aynı yollardan geçmiş, belki kritik noktalarda hatalar yapmış insanlar vardır. Müzik benim önemli bir hobim olduğu için yine aynı şekilde örnek verebileceğim insalardan biri de George Martin’dir. George Martin’i bilmiyor olabilirsiniz ama kendisine Beatles’ın beşinci üyesi denmektedir. Yine aynı dönemlerden Albay Tom Parker olmasaydı, bugün Elvis Presley’i kral olarak bilmiyorduk. Aynı şekilde Peter Grant’in Led Zeppelin’e yaptıkları bir yapımcının çok ötesindedir. Peter Grant bir ağabey, koç, mentor gibi onların en ihtiyaç hissettikleri anda her konuda yanlarındaydı.

Ünlüler dünyası dışında da bu durum farklı değildir. Başarıya giden yolda bir yol göstericinin, bazen bir ağabeyin yada bir koçun olması size çok zaman kazandırır. Bir yol gösterici size sadece engelleri gösterip zaman kazandırmakla kalmaz, aynı zamanda da nelere ve nasıl çalışmanız gerektiğini gösterir. Kim bilir, belki zamanında yanımda durup elimden tutan bir ağabeyim, bir koçum olsaydı, şu an yazılarımı okumak yerine müziğimi dinliyordunuz.

 

Türkiye’de Aile Şirketlerinin Günümüzdeki Sorunları

Türkiye’de aile şirketlerinin sorunları sürekli tartışılır. Esasen bazen soruyorum kendi kendime “Aile şirketlerinin tek sorunu, sorun olduğunu tartışmaktan öte gitmemeleri mi?”. Belki de sorun, bu konuda bir şey yapmamak.

Yıllardır iş hayatında profesyonellerin, mevzu iş arayışı oldu mu tartıştığı bir konu var. Aile şirketlerinde mi, kurumsal global şirketlerde mi çalışmak lazım. Bu soruyu mantık çerçevesinde tartışıp da “Ben aile şirketlerini tercih ederim.” diyenlerin sayısı gerçekten az olsa gerek ki ben şimdiye kadar duymadım. Nedense aile şirketlerinde çalışmak bir çeşit “Ne yapalım, burada iş bulabildik.” meselesi olmuş gibi. Halbuki ben şahsen bir tercih yapacak durumda kalsam, sağduyulu bir patron yada aile meclisi kontrolünde olan, bulunduğu endüstri gelecek vaat eden ve yaptığı işten anladığım bir aile şirketini, kurumsal bir yabancı şirkete tercih ederim. Belki içimdeki milliyetçiliğin de bunda bir payı olabilir. Herşeyden önce unuttuğumuz bir şey var ki kurumsal dediğimiz şirketlerin hepsi bir zamanlar aile şirketleriydi. Hala da endüstrisine hükmeden dünya devi aile şirketleri az değil. Foxconn, Wal-Mart, Nike, Volkswagen, Ford, Motorola, Samsung, Oracle, Roche, Novartis diye gidiyor dünyanın aile şirketleri listesi.

En başta aile şirketlerinin Türkiye ve dünyadaki durumlarının bir kıyaslamasını yapalım. The Boston Consulting Group’dan Vikram Bhalla’nın yaptığı araştırmaya göre aile şirketleri gelişmiş ülkelerdeki şirketlerin %30’unu, dünyanın gelişmekte olan kesiminde ise %50-80’ini oluşturuyor. Bu katı istatistiki bilgiye rağmen Türkiye’ye baktığımızda aile şirketlerinin devamlılıklarını nesillerce sürdüremediklerini görüyoruz. Öyleyse devamlılık Türkiye’deki aile şirketlerinin önemli bir sorunu. Bu noktada benim alanım olan veliaht koçluğu bu soruna bir nebze olsun çare olabiliyor. Kuvvetli veliaht yetiştirmiş olmak büyük avantaj olmakla beraber, bir şirketi dünyaya açmaya, küresel bir dev haline getirmeye yeterli değil.

Bir Türkiye’de çok bilinen bir aile şirketi yok ki ürettiği bir ürün yada hizmet ile adını dünyaya duyurmuş olsun, yada teknolojisi ile dünyada liderlik edip sürekli yeni patentler alıyor olsun. Demek ki Türkiye’deki aile şirketlerinin bir diğer sorunu da özgün olamamak. Yani ürettiğimiz bir özgün bir markamız yada teknolojimiz olamıyor. Bunun için de öncelikli ihtiyacımız olan şeyin bakış açısı olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki:

Bir şirketin sonunu hazırlayan şeylerin başında işine gereğinden fazla aşık olma gelmektedir. Bunu etrafta çokça kullanılan “bizim işimiz” sözünde görürüz. Önüne gelen fırsatların hepsini kendi işi, kendi endüstrisi olmadığı için reddeden patronlar ürettiği o ürünün modası yada teknolojisi geçti anda ortada kalıverirler.

Sürekliliği sağlamak için bahsettiğim bu çeşitlilik ve değişime açık olma, değişken ve karmaşık günümüz iş hayatının olmazsa olmazıdır. Değişime açık olma denildiğinde fikirlere açık olma da buna girer. Ayrıca çeşitlilik, insan kaynaklarında da olmalıdır. Kendine benzeyen adamdan başkası ile çalışmayan patron, değişim karşısında orijinal fikirler sunamayan çalışanlara mahkum olur.

Bütün bunların temelinde yatan şey de açık fikirlilik. Her an herşeyin olabileceğini, tek doğrunun kendi doğrusu olmadığını, dinlemenin anlatmadan daha önemli olduğunu kavramış patron hem çeşitliliği sağlayabiliyor, hem tek işe bağlı kalmıyor, hem de değişime uygun bir ortamın oluşmasını sağlıyor. Bu sayede de zaman gelip de bir sonraki paradigmaya geçiş kaçınılmaz olduğunda şirket saplanıp kalmıyor, sıyrılıp yoluna devam ediyor.

Bu zihniyete sahip patronların yapması gereken en önemli şey de şirket içi iletişimin sağlıklı ve kuvvetli olmasını sağlamaktır. Ben bunu genelde insan vücudu benzetmesi ile anlatmayı tercih ediyorum. Düşünün ki sağ elden haberi olmayan bir sol el olsun. Çatal bıçak kullanmak mümkün olur mu? Vücudun bir denge içinde çalışmasını sağlayan en önemli şey, üzerinden her türlü bilginin ışık hızına yakın bir hızda aktığı bütün vücuda dağılmış olan sinir sistemidir. Bunun şirketlerdeki karşılığı haberleşme ve toplantılardır. Burada liderin, yani aile şirketleri için patronun vazifesi periyodik olarak ilgili herkesin sürekli olarak birbirine ilgili konuları aktarmış olmasını sağlamaktır.

Tek patron şirketlerindeki en büyük hatalardan biri baştaki kişinin sürekli konuşup fikirlerinin kayıtsız dinlenmesini istemek ve emirlerine kayıtsız uyulmasını sağlamaktır. Bu yüzden günümüzün vizyoner lideri yerini, koçluk yapan lidere bırakmıştır. Son yıllarda da büyük şirketlerde liderlerin yerini liderlik takımları almıştır. Bu son kavramın bizim ülkemizde bırakın uygulanmasını, pek bilindiğini dahi düşünmüyorum ki aile şirketlerinin günümüzdeki sorunlarından biri bence tek elden vizyon belirlenme çabalarıdır.

Yukarıda bahsettiğim ortamın oluşmasını sağlamış bir şirketin geriye tek yapması gereken, gemiye düzgün tayfa almaktır. Şirketi kurduk, belirli bir büyüklüğe getirdik, sistemleri oluşturduk, insanlar sürekli birbirleri ile konuşup bilgilerin anında gereklilere dağılmasını sağlıyor, patron da herkesten aldığı bilgilere kendi bilgi ve tecrübesini de katarak üzerinde herkesçe hem fikir olunmuş ortak vizyonu oluşturuyor. Geriye bir tek şey kalıyor, o da doğru insana doğru yatırım. Bütün bunlar eğer şirketteki insanlar doğru insanlar değilse hiç bir önem arz etmez. Zira en nihayetinde gemiyi yüzdürecek olan tayfadır. Eğer tayda düzgün seçilmemişse ve tayfanın bilgi ve becerileri sürekli olarak geliştirilmiyorsa, ne fayda sağlar bütün bunlar? O yüzden benim için bir şirketin herşeyden önce yapması gereken yanlış adamlardan derhal kurtulmak ve büyük bir hassasiyet ile doğru insan kaynağına sahip olmaktır. İş yapmanın temelleri bunlardır.

Aile Şirketlerinin Gücü

Aile şirketleri iş hayatındaki profesyonelleri genelde korkutsa da esasen başka avantajları da beraberinde getirirler. Her şeyden önce aile şirketleri adı üstünde ailedirler. Bu şirketler bir aile tarafından sahiplenilmiştirler. Bu sahiplenilmeyi şirketin DNA’sında rahatlıkla görebilirsiniz. Sıkı sıkıya sahip çıkarlar o şirketin geleceğine. Bu özelliği ile çok ortaklı halka açık şirketlere kıyasla zorluklar karşısında hemen kapıya kilit vurmak yerine kurtarmanın yollarına bakarlar. Aile şirketlerinin gücü yadsınamaz.

Aile şirketleri bunun gibi pek çok daha avantajı bünyesinde barındırır. Bu videoda bu avantajların neler olduğunu anlatıyorum.

Yeni İşe Başlayan Gençlerin Sorumlulukları

Çocuğunuz büyüdü, okulundan mezun oldu ve artık iş hayatına girdi. Büyüdü büyümesine ama hala eski alışkanlıkları devam ediyor. Bir şekilde sorumluluklarını üzerine aldı diyemiyorsunuz. Belki sabahları işine geç gecikiyor, belki takibindeki işler yarım kalıyor. Daha hala, tam olarak büyüdüğünü düşünemiyorsunuz.

Nerede yanlış yaptınız? Yada yanlış size mi ait? Bir dediğini iki etmediniz veya çocukken en ufak bir şımarıklığına geçit vermediniz. Sevecen ebeveyn oluyorsunuz olmuyor, sert yapıyorsunuz tutmuyor. Kim bilir belki de sürekli yanındaydınız ve nerede bir zorluk yaşasa hemen uzanıp elinden tuttunuz.

Esasen buradaki kilit kelime sorumluluk. “Koca adam oldu sorumluluklarını bilmiyor.” diyorsanız haklısınız. Peki sorumluğun nasıl bir şey olduğunu öğrenmesine müsade ettiniz mi? Şöyle bir geriye gidin, çocuğunuzun 8-10 yaşlarına kadar. Bahsettiğiniz sorunlar büyük ihtimal ile o yaşlardaki sizin ona karşı davranışlarınızdan başlıyor. Sorumluluk bazı davranış şekillerinin bir bileşimidir. İnsanoğlu yapısı gereği gerçekten bir gerekçe görmedikçe bir davranışta bulunmaz.

Örneğin acıkmazsanız, yemek yemek için yiyecek arama derdine düşmezsiniz. Bir tehdit algılamadığınız sürece savunma ihtiyacı hissetmezsiniz. Gelecek kaygısı duymazsanız karnınız tok olduğu halde bir sonraki yiyeceğinizi düşünmek zorunda olduğunuzu hissetmezsiniz. İşte sorumluluğunuz olan işleri de gerçekleştirmeniz için o sorumluluğun bir gerekçesi, derinden sizi ilgilendiren bir sonucu olmalı. Bunlar biyolojik gereksinimler olduğu gibi, sosyal gereksinimler de olabilir.

Diyelim tek yaşıyorsunuz, evinizi toplamıyorsunuz ve bu dağınıklık sizi rahatsız etmiyor. Bir gün saygı duyduğunuz ve bir şekilde etkilemek istediğiniz birini davet ettiniz evinize. O zaman toplarsınız değil mi? Aslan yattığı yerden belli olur. Tabi eğer gelen kişiye “Yaşadığım yeri dahi toplamayacak kadar tembelim.” mesajını vermek istemiyorsanız.

İşe geç gelmeyi ele alalım. Siz kendi işinize neden sıkı sıkıya sarılıp erkenden gelirsiniz? Çünkü yaşamınız buna bağlıdır. İşiniz ellerinizden kum gibi akıp gittiği anda felaketiniz olacağını düşünebilirsiniz. Bu sebepten de iş yerindeki sorumluluklarınızı yerine getirirsiniz. 7 yaşından 77 yaşına kadar tüm insanlar için durum budur. İnsan beyni temelde değişmez. Derin bir gerekçe olmadığı sürece beyin, vücudu harekete geçirmez. Buna iç disiplin denir.

Peki bütün bu zamana kadar çocuğuna bağırıp çağıran, kaba tabiriyle fırça atan babaya ne demeli? O da evlat sevgisinden. Evladını koruma gerekçesi ile onun iyiliğini istemektedir. O yüzden evladı düzelecek yanılgısı ile bağırıp durur. Sonuç? Sonuç başarısızlık, kendini düzeltmeyen evlat. Baba da bağırıp çağırıp, bazen dövüp, çocuğunun ruhunda bıraktığı izler ile anılır ömür boyunca. Bir gün gelip kurt kocayınca da artık ne derler bilirsiniz.

İşte bu yüzden çocuklarınızın sorumluluklarını bilmesi için gereken ortamı yaratmanız gerekiyor. Bu ortam “Bırakayım eli yansın, bir daha yapmaz.” diye sobaya yapışmasına müsade ettiğiniz durum değil. Bu, çocuğunuzdan beklediğiniz şeyler için gerekçeleri incelemeniz demek. Yani daha çok çaba sarf etmelisiniz. Durmadan anlatmaktan vazgeçip anlamaya çalışmalısınız. Bunun için de önce kendinizle başlayabilirsiniz. Siz onun yaşındayken çok mu mükemmeldiniz? Siz bir takım hatalarınızı nasıl düzelttiniz? Bunu bir de annesi ile tartışın isterseniz. Sonuçta ortak genlerden bahsediyoruz.

İşte çocuğunuzun sorumluluğu sizinle başlıyor. Bırakın onun vazifesi olan şeyleri üstlenmeyi. Bırakın yapmıyor, etmiyor diye sinirlenip bağırıp çağırmayı. Bağırıp çağırmak işe yarasaydı, bunca zamandır bağırdıkça her seferinde daha iyiye gitmesi, sonucun muhteşem olması gerekmez miydi? Önce siz alın kendi sorumluluğunuzu elinize, sonra da çocuğunuzun almasını sağlayın.

Tabi ki bu bir süreç ve zaman alacak. İlk önce sizin çocuğunuzu tanımanız bir süre alacak, sonra yeni öğrendiklerinizi sabırla uygulamanız ve çocuğunuzun değişimi. Bu belki bir sene sürecek belki iki sene. Alışılmış, kemikleşmiş davranışların da bir gecede yada bir kaç haftada değişmesini bekleyemezsiniz. Bu, zaman alır ve asıl disiplin budur, sorumluluk budur.

Satış Tekniklerinin Temeli

Bu kalemi sat bana klişesi. Bu soru adaylara şirketlerine satış temsilcisi yada satış mühendisi alacak İK temsilcilerince zaman zaman sorulur. Peki bu sorunun cevabının altında yatanı gerçekten anladık mı? Anladıysak dahi uyguluyor muyuz? Satışın temelinde bir soruna çözüm vardır. İşte bu kalemi sat derken de bunun cevabının hangi sorunu çözdüğü önemlidir.

Tüm satış tekniklerinden önce bu videoda anlattığımı yapmıyorsanız, başarılı olma şansınızı azaltıyorsunuz.

Hedef dediğin nedir ki?

 

Hedef, üzerinde renkli yuvarlak çizgiler olan daire şeklinde bir tahta. Elinizde de bir ok var ve onun ortasına isabet ettirmeye çalışıyorsunuz. Google görsellerde arayın, karşınıza bundan çok farklı bir şey çıkmayacak. Bu mudur hedef? Hedef dediğin ulaşılmak zorunda olan nokta mı?

Hem evet, hem hayır. Anlatayım.

Hayata yeni adım atmış bir gencin en büyük fayda göreceği şey, bir hedefinin olmasıdır. Bazen ailesinden kendine bir kurulu düzen kalacak gençlere hedeflerini sorduğumda “Kendimi yetiştirip ailemin işinin başına geçeceğim.” cevabını alıyorum. Bence bu bir hedef değil. Bu, sadece şu an gitmekte olduğu yolun bir sonraki kaçınılmaz durağı. Zira tarih, sıfırdan başlayıp kendinden misli misli fazla imkanlara sahip olanları ezip geçenlerle doludur.

Alışkanlığımdır nerede sohbet edecek bir genç bulsam, çocuklara “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sorulduğu gibi “Hedefin ne?” diye sorarım. Düşünün ki herhalde Büyük iskender 22 yaşında yola çıktığı zaman “Bir yere gidelim de neresi olursa olsun.” dememiş. Bu arada İskender’in hocasının da Aristo olduğunu unutmamak lazım. İskender öldüğünde bilinen dünyanın neredeyse çoğunu fethetmiş ve Cengiz Han’dan sonra yüzölçüm olarak en büyük imparatorluğunu kurmuştu.

Tabi ki herkesin Büyük İskender olmasını beklemek mantıksız olur. İş hayatının ilk yıllarında, 40 yıl sonraki hedefi görmek kolay değildir ama sonunda nereye gideceğini bilmeden hareket etmek de gelişmenin önünde bir çeşit engel teşkil eder. Bu durumda bir hedef yok diye hedef düşünerek boş gezinmenin de bir manası yok.

Bazen hayat, hedefi bize bir ilham şeklinde sunabilir. Çok duymuşuzdur 40 yaşına kadar bir mesleği yürütüp, 40 yaşında kendine “Ben ne yapıyorum?” diye soran, mutluluğu başka yerde arayanları. O yüzden bir gencin bir hedefi yoksa dahi onun yerine koyacağı bir şeyler olmalıdır. Daha doğrusu bir gün o ilham geldiğinde, o ilhamdan esinlenerek harekete geçmek için hazırlıklı olmak gerek. İşte bir hedefimiz henüz yoksa dahi yapmamız gereken şey, şimdiden hazırlanmaya başlamaktır.

Kişi en nihayetinde belirli bir olgunluğa eriştiğinde, belki 30 yaşında belki 40 yaşında kendini daha iyi tanıyor. O yüzden yaptığı tercihler ve aldığı kararlar da bu yönde oluyor. Öyleyse bu hazırlığın ilk aşaması kendini tanımaya çalışmaktır.

Bu genç ondan sonra kendine şunu sormalı: “Bu yeni tanıdığım ben, ne konularda kendini daha rahat, daha huzurlu, daha başarılı olabilecek gibi hisseder?”. Bu soruya vereceği cevap ile de kendini geliştirmelidir. Bu gelişim içerisinde kitaplar, kurslar, eğitimler, alınacak koçluklar, mentorluklar, gözlemlenecek ve örnek alınacak kişiler, tanışılacak yeni insanlar, belki meditasyon, bir hobi, müzik aleti, sanat dalı olabilir.

Yani zamanını boşa harcamadan bilinçli ve sistematik bir şekilde çalışma, bu çalışma için de güzel alışkanlıklar edinip, hayatını bir düzene sokma, bir gencin hedefine ulaşmasında fayda sağlayacak şeylerdir.

İşte o genç, bir gün gelip de “Ben hayatımda şunu yapmaya karar verdim.” deyip de hedefine yöneldiğinde dolu dolu, becerikli bir birey olmuştur. Artık hedef ne olursa olsun, o hedefe varmak için ihtiyaç duyulacak araçların önemli bir kısmı hazırdır.

Boş Zaman Yönetimi

Boş zaman gibi gözüken anların boşa harcanabileceği düşünülmemeli. Lakin boşa giden her an hayatımızdan gitmektedir. Hepimizin boş zaman yönetimi yapmaya ihtiyacımız var. Yoksa diğer türlü boş olan zamanlarda hiç bir şey yapmamayı düşünmek demek en değerli olan şeyin, zamanın boşa harcanması demek olur.

Düşünün ki her gün boşa harcadığınız, mesela toplu taşıma ile işe gidip geldiğiniz toplamda bir saatiniz olsun. Ayda ortalama 22 gün, yılda yaklaşık 264 gün içerisindeki 264 saati boşa harcıyorsunuz demektir. Yazık değil mi onca boşa giden zamana? Gün içerisinde değerlendirebileceğiniz boş anları keşfedin ve o zamanları kullanın. Buna boş zaman yönetimi denir.